11 Kasım 2009 Çarşamba

Kaside-i Bürde


Kaside-i Bürde İmam Busuri

Peygamber Efendimiz için (S.A.V.) yazdığı kasideyi beğenen Hz. Peygamber (S.A.V),rüyasında İmam-ı Busuriye mübarek hırkasını hediye etmiştir. Uyandığında İmam hırkayı yanı başında görmüştür. O kaside aşağıda yazılı bulunan kasidedir.


Selem ağaçlarını mı, ordaki dostları mı andın ki birden
Gözbebeğin kanlandı, gözyaşın aktı kırmızı kırmızı..
Yoksa bir yel mi esti Kâzime yönünden;
Yoksa Eden Dağı’nın üstünde, kapkaranlık gecede Şimşek mi çaktı?..
Gözlerine ne oldu ki, “dur ağlama” desen çoşar ırmak olur;
Ya kalbine ne dersin, “yetiş huzur” dedikçe artar acısı gamı..
Aşk gizli kalır mı kimseden, niçin aldatır kendini insan?
Gönül yanıp dururken, gözden akarken çeşme gibi gözyaşı..
Aşk olmasaydı döker miydin gözyaşını böyle taze toprağa?..
Gözün uykudan kaçar mıydı, andığında Ban Ağacını, Alem Dağını..
Âşık inkar etse ne çıkar, gerçek şahitler var:
Yaşa batık gözler, sararmış yüz, zayıf ten ve göz çukurları...
Aşktan değil de neden bu peki, bir yanağında kırmızı gül;
Bir yanağında sarı gül döküntüsü, izi;
Kızılırmak, Yeşilırmak yatağı..
Evet, yârin hayali gelip beni birden uyandırdı;
Sevgi, zaten gelir gamlarla, mahveder vücut hazlarını..
Aşkım sebebiyle bana dil uzatan, utanır mıydın ki bilseydin,
Yanık aşklarıyla meşhur Özr oymağı gençlerinden daha mazurum, beterim hakçası...
Gizlenir gibi değil ki bu sır, işte sen de öğrendin;
Şimdi, de diyeceğini, kat by derde bir dert de sen..
Zaten yok sonu yok başı..
Öğüdünü esirgemedin sağol benden ama;
Tutamadım onları, çünkü tutuktur zaten sevenin kulakları..
Yaşlı adama, ağarmış saça, utanmadan; “yalan söylüyorsun” dedim..
Nasıl inkâr, itham edilebilir oysa, ağaran saçın beyazlığı?..
Günaha batık nefs, öğüt mü dinler!
Kendi karanlığına gömülmüş ak saç, nasıl ışıtsın bu karanlığı?..
Güzel fiillerle bir şölen hazırlayamadı nefsim;
Misafirse sessiz, ihtişamsız apak çıkageldi, karşılayan bile olmadı..
Bilseydim ki, yok bende bir karşılama gücü bile,
Siyaha boyadığım bir panonun ardına saklardım kendimi ve bu sırrı..
Kim çeker benim nefsimi bu hoyratlık alanından?..
Çılgın atları zaptedip dört döndüren süvariler gibi tıpkı..
Günah işleye işleye günahı bitireyim dersin belki içinden..
Boş hayal! Yemek vücudu arttırır, günah da günahı...
Nefs memedeki çocuktur, vaktinde kesmezsen sütten,
Koca adam olur da, hâlâ emzik ister, arar sütü mamayı..
Nefsine sen hâkim ol! O olmasın sana hâkim;
Çünkü nefs neye hâkim olursa, onu ya öldürür, ya soldurur hâsılı..
Nefs sürüsü bırakırsan yayılır her yöne; görmeli gözetmeli;
Otu çok tatlı gelen yaylalara yaymazlar koyunları..
Nefsin tattırdığı hazzın çoğu semm-i katildir;
Ağuyu altun tasta bal içre sunarlar, bunlar onun suç ortağı..
Açlığın ve tokluğun hilelerinden koru kendini,,
Evet açlığın da.. Çok açlık, tokluktan da zararlı..
Gözünden yaşlar boşalt ki, ne haramlar doldurmuştun vaktiyle..
Ve sığın tövbe gölgelerine, odur en serin hurma altı..
Şeytana ve nefsine uyma! Baş kaldır, isyan et!..
En akla yakınmış gibi gelen sözlerini bile dinleme, deş ve bul püf noktalarını..
Bazan hasım kılığındadır, bazan hısım, bazan hakem,
Düpedüz hilekârdırlar, ne hakemi, ne hasımı, ne hısımı!
Allah’ım sen affet bizi!.. Bizzat söyleyip te tutamadığımız sözlerden..
Ki andırır kısırların nesliyle öğünmesini tıpkı...
Sana “yap!” dedim ama ben yapmadım onu;
Sana “yol işte bu yoldur” dedim ama nefs, beni o yola bırakmadı..
Üstüme borç olan namazı kıldım, orucu tuttum; ama o kadar..
Ölüm, evet ölüm göz önündeyken bir parçacık arttırmadım onları..
Kendime zulmettim, ihmal ettim geceleri ihya sünnetini..
Can verdi gecelere namazla O, öyle ki, şişerdi ayakları..
Boş midesinin üstüne taş kor, derisini büzüp düğümler,
Çekilen karnına kuşak bağlardı; yine azalmazdı açlığa sabrı...
Altundan ulu dağlar nefsine sundular da kendilerini,
Reddetti O, gösterdi onlara gerçek ululuğu ve gerçek altını...
Zühd ve takvasını arttırdı, eksiltmedi o dağlarca zarûret..
Ne denli olsa da yok edemez ihtiyaç, insandaki temizliği, pırıltıyı...
Dünya ne oluyor ki, O ona muhtaç olsun..
Dünya O’na muhtaç ki, onun için değil midir varoluşu, yokluktan çıkışı?..
Bu dünyanın ve öte dünyanın, göze görünür- görünmez yaratıkların,
Acemin, Arabın, bölük bölük bütün insanlığın Hz. Muhammed’dir başı..
Bir eşi yoktur O’nun emir ve nehiy peygamberliğinde;
“Evet” i tam evetti, “hayır” ı tam hayırdı...
Her yönden hücum eden korkunun türlüsünden Ancak O Sevgili kurtarabilir bizi,
O’nun merhameti, O’nun şefaati... Kim döndüyse sesine, koşup yapıştıysa O’nun eteğine, Yapışmış oldu kopmaz bir ipe, hiç kopmaz ve tam kurtarıcı...
İçiyle ve dışıyla, ahlak ve yaradılışta üstündür, öbür peygamberlerden bile;
Hiçbirinin ilmi, keremi O’nu geçemedi, O’nunkine ulaşamadı..
Ve hepsi umar ve bekler, Allah’ın Resûlundan;
Denizinden bir avuç su; Yağmurundan bir damla su yollamasını..
Dururlar huzurunda hepsi yerli yerinde..
Kimi ilminden bir nokta, Hikmetinden bir hareke bir kısmı..
Peygamber ruhu alıp peygamber vücudunu, mükemmel peygamber olunca,
O’nu Sevgili edindi seve seve insan yaratan, insan ören Rabbi..
Üstünlüğünde eşit ve ortak yoktu O’na kimse;
Güzelliğiyse parçalanmaz bölünmez bir bütündü, ne çıkacak, ne eklenecek bir şey vardı... Hristiyanların kendilerine gelen Resûl için dediklerini dememek şartıyla,
Öğ öğebildiğin kadar.. Yücelt yüceltebildiğince O Hakk Kahramanını..
Korkmadan istediğin ölçüde şerefi bağla O’na;
İstediğin ölçüde O’nun değerlilik hakkını tanı..
Erginliğine yok son ki, orada durup, Dil, cesaretini bulsun, O’nu anlatmayı..
Mucizeleri bile gerçeğinin yanında sönük kalır;
Yoksa ismi anılınca çürüyen kemikler bile canlanıp ayağa kalkmalıydı..
Aklın yetişmeyeceği tekliflerle etmedi bizi imtihan; Bizi sevdiğinden elbet..
Biz de hemen inandık O’na.. En ufak şüphe bize yaklaşmadı..
O’nun gerçeğine ermekte cümle âlem âciz kaldı;
Uzak âciz kaldı, yakın âciz kaldı, acz çepçevre sardı dört yanı..
Güneş küçük sanılır uzaktan bakılınca;
Göz dayanmaz amma, çıplak gözle bakıldı mı..
İnsan nasıl bu yerde anlar O’nun gerçeğini,
Ki rüyada görsen O’nu, sana yeter ömür boyu Bu mutluluk ve O’nun nurdan bakışları..
İnsanlığın bilip bileceği şu, bilgilerinin sonu şudur ancak;
O insandır ve yaratılmışların en iyisi, en güzeli, en hayırlısı..
Ve Peygamberlerin halka gösterdiği mucizeler, O’ndandı, O’nun nurundandı,
O’nun habercisi, O’nun öncü ışıklarıydı..
Çünkü O erdemlik güneşi, öbür peygamberlerse yıldızlardır,
O yıldızlar ki; Güneşten aldıklarıyla aydınlatırlar karanlıkları..
Gel gör ki, Rabbim O’na neler verdi, nasıl süsledi O’nu..
Ahlâkını güzellikle sardı, müjdeyle, güler yüzlülükle benek benek noktaladı..
Latifliği bir çiçek, dolunay şeref ve değeri.. Cömertliği bir deniz, yardımı zamandır tıpkı..
Tek başına bir yerde, O’nu görsen, heybetinden Sanırsın arkasında asker, asker,asker.. bir ordu gizli, bir ordu saklı..
O’nun tebessümünden ve konuşmasındandır sanki;
Sedefte saklı inci, İnciler hep sedefte saklı..
O’nun toprağının kokusundan daha güzel var mı koku?
Ne mutlu o kişiye ki koklamış, öpmüş ola o toprağı!
Doğuşu açıklar bize her yönden her açıdan O’nu..
Başlangıcı da iyi O’nun, sonu da.. Hoştur doğuşu ve batışı..
O doğum günü ki, iyi farkına vardı İran, indiğinin Kendisi için korku, kendisi için ceza, kendisine cehennem âzabı..
Göçtü, darmadağın oldu Kisra’nın saray duvarları o gece..
Devleti de, bu duvardan başlayarak yarıldı, çatladı ve dağıldı..
Son nefesini verdi, korkudan mecûsi meş’alesi..
Ve Yahudi nehri, bilinmeyen bir yere alıp gitti, Dert yuvası başını..
Ve sapık Save halkı, her günkü gibi Su aldıkları göle gittiklerinde; Bu da nesi?..
Kurumuş kül olmuş! Döndüler elleri boş, Kızgın kudurmuş ve çatlamış dudakları..
Sanki doğmuştu ateşte su,suda ateş duygusu!..
Tabiat, o gün yoldan çıkmışları, tabiatından çıkararak karşıladı..
Sanki, çarpıkların ateşi sıkıldı terledi de sulanıp söndü üzüntüden;
Sularıysa hüzünlerinden ateş gibi kızdı, buharlaştı..
Cinler çığlık atarlar, Nurlar, saçarlarken havaî fişeklerini Hak böyle tantanayla çıkıyordu ortaya, Hakk’ın sesi ve ihtişâmı..
Kör oldular, sağır oldular, felç oldular, muştuları duymadılar, Haberleri almadılar; görmediler korkutuş yıldırımlarını..
“Bundan sonra o eğri dinimiz belini doğrultup ayağa kalkamaz” Dediler, haberini verdiler kâhinleri, ozanları..
Gökte yıldızların aktığı görülürdü Ve aynı anda yerde putların devrildiği, yıkıldığı..
Ve vahy yolundan çekilip gitti bozgun Şeytanların şahı; bozgun askeri yerinde kala kaldı..
Nasıl ki, Ebrehe’nin ordusu dağılmıştı;
İki avuçtan atılanla bir ordu kör olmuş, yere saplanmıştı..
Allah dedikten sonra o taşların atılışı Rabbine yalvarır yalvarmaz balığın karnından atılanın çıkışını andırmıştı..
Yemin ederim ikiye bölünen aya, O’nun kalbiyle ilgili aya..
And içerim aya karşı!.. Ve o hayrı, keremi içine alan mağaraya..
And içerim ki, Kafirlerin gözleri içerdeki Işıktan kör oldu bakamadı..
And içerim ki, Muhbir-i Sadık mağaradaydı ve Sıddık mağaradaydı..
Görmediler ve sandılar ki, orda, kimsecikler yoktu ve olamazdı..
Ne bilsinler ki, örümcek O’nun için örmüş ağını..
Güvercin, O’nun için yuva yapmış, yumurta bırakmış uçup durmaktaydı..
Allah isterse bir güvercin, bir örümcek ağıyla da korur, Kat kat zırhı ve yüksek kaleleri aratmaz, onlardan müstağni kılar insanı..
Ve bir örnek daha: Çağırınca Peygamber, Ağaçlar geldi, eğildi huzurunda;
Dallarıyla, kökleriyle yürüdüler; Çünkü yok ayakları..
Çizgiler çekerek yol ortasına, yazılar yazarak Güzel yazılar yazarak; dalları budakları...
O bulut gibi ki, O nereye giderse üstünde o da oraya gider, O’na, gün ortasında yakan güneşe karşı gölge yapardı..
Dünyanın sıkıntısı binince boğazıma Hemen sarılır, sığınırım O’na..
O hemen kurtarır bu zavallıyı..
İki dünyaya ait hiçbir şey yok ki, o hayır saçan elden İstemiş olayım da almamış olayım, olmadı.. Aklın ermeyince hemen inkâra kalkma rüya vahiylerini;
Belki gözleri uyurdu O’nun ama, kalbi uyumazdı..
Nübüvvetiyle O gerçeğin doruğuna çıkmıştı Nasıl inkâr olunabilir erginlerin rüya durumları.. Allah’ın alanı bu. Ne vahiy çalışmakla olur Ve ne de bir suçtur Peygamberin gâibi çizip anlatışı.. Bir dokunmakla nice hastayı iyi etti eli Nice çılgınlık zincirini kırıp mahkûmlarını kurtardı..
Kara kıtlık yılları oldu, O’nun duasıyla canlı ve ak Sanki gecenin oratasında ansızın bir dolunay çıktı..
Bulut akıttı durdu suyu öylesine ki, o kurak vâdilerde;
Oldu her sel bir arim seli, her ırmak bir deniz ırmağı..
Bırak konuşayım, anlatayım o mûcizeleri:
Geceleri dağlarda yakılan şölen ateşleri gibidir âşikârlıkları..
İnciyi işlersen değerlenir şüphesiz; Ama işlemesen de inci incidir; incilikte farksızdır işlenmişi, hamı..
Ama nasıl uzanabilir hayali övüşün o yüceliklere Ki orda hüküm sürer o davranış ve ahlâkın hârikalar mantığı..
Biri Kur’an Âyetleri: Haktır, Allah’tan gelmedir, Ezelî ve ebedîdir, sonradandır, fakat yoktur öncesi başı..
Zamanla kayıtlı değil getirdiği kutsal haber Son saatten, Addan, İremden haber...
Odur mutlak haberlerin saltanatı..
Devam edip gidiyor O’nun hükmü. Üstündür Öbür peygamber mûcizelerine ki, tesirleri ve hükümleri ebedî olmadı..
Öyle muhkemdir ki, hamlede yıkar inkârı ve şüpheyi Tartışma kabul etmez; hâkime hakeme yok ihtiyacı..
Kimse karşı çıkamadı O’na. Yeltenmediler değil ama.
Düşmanı, en düşmanı bile O’na sığınmakta buldu var olmayı..
Belâgatı, düşmanının davasını uzaklara fırlatır: Kötü niyetlinin elini hareminden ırakta tutmaktır zaten yiğide yaraşanı..
Kemmiyette anlamlar deniz dalgalarından büyük;
Keyfiyetse, güzellikte ve değerde cevahirden üstün ve san’atlı..
Madem okuyunca gözün, gönlün nur doldu, aydınlandı; Zafer buldun her vakit. Öyleyse bu sağlam ipe iyi yapış, sarıl sıkı..
Okuyuşun, korkusundansa alev alev yanan cehennem ateşinin İtfaiyesi budur yalnız ateşin: Yanık yürekle çağırmaktır tek şartı..
Sanki O şöyle bir pınar: Yüzü simsiyah olan Gelip bir yıkanmakla bembeyaz olur; budur nur pınarı..
Ve O, adalette sırat gibi kıldan ince; hak ve eşitlikte de, Hassas ve ayarlı mizan gibi, insanlar ve kâinatlar arası..
Bakma bilmezlikten gelişlerine, inkarlarına yüreği karaların Onlar öyle bilir, öyle anlarlar ki... Ama ya kıskançlıkları?..
Eh! Öyleyse kalksın ağrıyan göz inkâr etsin, göremiyor ya, Güneşi, gün ışığını; yaralı ağız da, alamadığından suyu, suyun lezzetini, tadını..
Çölde hızlı hızlı giden yoksullar; develeri İz bırakarak giden dilek sahipleri görürsün. Yön tektir; O Hayr kaynağının evi alanı..
Sen ey, anlayanlar için, bizzat varoluşunla ne büyük işaret ve mûcize, Nimetin kadrini bilenler için ne büyük nimetsin, ne büyük Hakk armağanı..
Ne hesabı mümkün, ne kitabı harikalarının Ve yine de usanmaz insan bir bir anmaktan onları.. Kalktın bir gece, kutsal bir yerden kutsal bir yere gittin, Kapkaranlık gecelerde dolunay nasıl ilerlerse Alımlı alımlı..
Çıktın, boyuna çıktın.. Yükseldin Kâbe Kavseyne kadar, Ki, daha önce ne kimse çıkmıştı oralara, Ne de hayal ve ümit etmişti; bırak çıkmayı..
Seni öne geçirdi her yerde peygamberler, resuller, Seni öne geçirip arkada durdular kendileri, hizmet geleneği icabı..
Delip yedi kat göğü geçip gittin Sen o üstün insanlarla alay alay;
Başlarında Sendin, başlarında sallanan sancak Senin sancağındı..
Öyle çıktın, yükseldin ki, yarışanlar kaldı yarı yolda;
Yakınlıkta ilerisi, daha ötesi kalmadı..
Bütün makamlar geride kaldı Makamından Çağrıldığın o an,
Tektin artık nasıl tekse; gök ve kale sancakları...
Devşirmek için yemişlerini gözlerden saklı Bir buluşmanın ve gizliden gizli sırrı..
Topladın öğülesi gök çiçekleri, üstünlükleri tek başına;
Aştın bütün menzilleri yalnız, ıssız kalabalıksız, hızlı hızlı..
Tayin edildiğin iş nice ulu; İdrakse ne kutlu sana mahsus nimetler alanını..
Günler geçer, geceler geçerdi; gün ne, gece ne bilmezlerdi
Ancak haram ayı geceleri yaparlardı uyku bayramı..
Yüzen atlar denizinin üstünden akar asker denizi, Atlar dalga dalga deniz ileri, çoşkun kahramanları..
Onlar ki, koşar Allah’a doğru, yaşar Allah için;
Mahveder, kökünden söküp atar küfrü, şimşekten kılıçları..
Ne mutlu sana bana Ulu İslam Milleti, şuurların örgüsü;
Bize Yaratan verdi o sağlam, o yıkılmaz yapıyı..
Allah, bizi kendisine çağıranı, çağırınca kendisine, O Peygamberlerin oldu, bizse ümmetlerin başı.. Bir arslanın nasıl ürkerse koyunlar sesinden, heybetinden, Öyle perişan etti. O’nun çıkış haberi, inkar yobazlarını..
Peygamber terketmedi savaş alanını; düşman,
Çevrilinceye dek göğdelere, kasap çengellerine asılı..
Düşmanların gözü hep kaçışta olurdu savaşlarda;
Kol ve bacakları kıskanırlardı, kargaların kapıp kaçtığı..
Onlarla kurtuldu yalnızlıktan İslam Milleti, Dini;
Sanki yadellerden döndü, yurdunu buldu, sıla yaptı..
Allah, ordusuyla koruyacak, varlık var oldukça O’nu; O, dul ve yetim, babasız ve sahipsiz olmadı..
Her biri bir dağdır savaşta, onlara çarpan, onlarla çarpışanlara “Savaş meydanında ne gördün?” diye sor, düşmanlarına sor onları..
Bedire sor, Huneyne sor, Uhuda sor..
Sor bütün savaş alanlarına; Kesin sonuç alışta, zaferde onlar mı üstündü, yoksa kendi işinde veba mı?..
Kıpkırmızı çıkaranlardır kapkara vücutlara sokup Yıldırımdan da çabuk, bunlar ak çelik kılıçları.. Onlar sanki kâtip, süngüler de kalemleriydi Ve vücutlarda bir tek harfi bile noktasız bırakmazlardı..
Silahla donanmışlardır ve yüzlerinden tanınırlar Seçilirken ilk bakışta nasıl hemen seçilirse ağaçlar içinde gül ağacı..
Her biri silahları içinde saksı içindeki gonca gibi;
Zafer rüzgarları sana armağan eder kokularını...
Dağlarda fışkıran çamlar gibi birden zuhur ederler atlar üstünde;
Kolanların ilmeklerin sıkılığı değil dimdik tutan onları, yüreklerin, bileklerin sağlamlığı..
Kalpleri, dudakları uçukladı korkudan düşmanların Ayıramaz oldular kahramanı koyundan, kardan karanlığı, kargadan kartalı..
Onlara bir ormanda rastlayan aslan bile uslanırdı,
Çünkü beraberlerindeydi Peygamberin zaferi ve duası..
Yok dostundan tek kişi yardımını görmesin, Düşmanından tek kişi yemesin tokadını..
Dinin kanatlarını gerdi ümmet üstüne; Gözlerden saklar orman aslan yuvalarını..
Ne felsefe, ne mantık durup dayanabildi, Kur’an’ın karşısında.
Fikir gecelerini ışıttı aydınlığı..
Yeter sana peygamber mucizesi, okumamışken bilgisi; O “cahiliyet” çağında, öksüzlük de üste, terbiye ve ahlâkı..
O’nu öğer öğerim, yorulmam ve usanmam.
Affa sebep umarım; Şairlikle, devlet memurluğuyla geçen ömrün bütün suçlarını..
Boyna bir boyunduruk bunlar: Korkulu son hazırlar.
Sürüklediler beni; sanki ben kurbanlık bir deve, onlar ipi halkası..
Ah! Çocukluk etmişim; harcamışım kendimi bir ömür boyu:
Bir ömür boyu, toplamış, devşirmişim suç ve pişmanlıkları..
Bir de düşün nefsimin ticaret zararını, Bir an duraklamadan din satıp alan dünyayı..
Ismarlama yerine hazır eşya düşkünü;
Parayı peşin alıp yiyen, malı boyuna borçlanan imalatçı..
Gerçi günah işliyorum ama dönmüş değilim O’na verdiğim sözden, Kopar cinsinden değil gönlümün bağı..
Söz vermiştir kurtaracaktır, adıyla çağrılanı..
Ve beni O’nun adıyla çağırırlar..
Ve insanlık içinde kim olabilir, O’ndan çok sözünde duranı..
Yarın hesap gününde tutmazsa O elimden: Sen benim için de:
Vay sana! Hey sonsuz kayan adam, uçurumlar kurbanı..
Haşa! O, mahrum etmez yardımından isteyeni;
Koğmaz konu komşuyu, soğuk karşılamaz kendine sığınanı..
Düşüncemi, şiirimi O’nu öğme yoluna koyduğum günden beri,
O oldu benim için koruyucular koruyucusu, kurtarıcılar kurtarıcısı..
Lütfunu esirgemez en dar elden bile O.
Çünkü: Yağmur ihmal etmez çiçeklerle süslemekte su tutmaz yalçın dağ uçlarını..
Gözüm yok, bu dünyanın parasında pulunda, zerresinde.
Bu türlü zehirleri..
İki avucunu açıp toplar ancak, Herem’in öğücüsü şair Züheyr takımı. Ey insanların en iyisi!.
En üstünü! Yalnız sana sığınılır, Herkes için geçerli, kimsenin kurtulamadığı vakit kapıyı çaldı mı.. Allah’ın Resûlü, beni de bürümeye, örtmeğe yeter kurtaran örtün..
Göründüğü o gün, öç alan adıyla Yaratıcı..
Bu dünya ve öte dünya, senin bağış bolluğundan örnekler;
Levh ve kalem bilgisinin bilgindedir kaynağı..
Nefsim! Düşme umutsuzluğa büyük günah işlemişlik yüzünden..
Mutlak bağışlayan yanında, değil büyüğü küçüğünden farklı..
Nefsim! Düşme umutsuzluğa büyük günah işlemişlik yüzünden..
Mutlak bağışlayan yanında, değil büyüğü küçüğünden farklı..
Günahların büyüklüğüne göre gelir, o ne kadar büyükse o daha da büyük olur,
Umulur ki, dağıtılırken kullara Yaratanın acıyışı..
Rabbim! Yalvarışlarımı döndürüp çevirme bana geri;
Rahmetinden elverir bir rakam eklemeden, kapama hesabımı. Rabbim!
Bu kuluna yardım et, bu dünya ve öte dünyada.
Korkulu olaylar ve durumlarda yok bir parçacık olsun dayanıklığı..
Rabbim! İzin ver çözülsün ebedî salavat bulutları bir kez daha.. Boşansın Resûl üstüne sel sel, sicim sicim “Selam! Selam” yağmurları..
Ailesi üstüne, arkadaşları ve bağlıları üstüne bir kez daha.
Yaşasın bir kez daha, o sana en yakın, eli açık, gönlü ipekten yumuşak, içleri pırıl pırıl yolunun uluları..
Ban ağacının yaprağını, göğdesini titrettikçe tiril tiril Bad-ı Sâba,
Kızgın çöllerde ürpettiği sürece develeri devecinin şarkıları....

06 Kasım 2009 Cuma

Kime gönül virürisem benümile yâr olmadı
Hâlüm bilüp derdüm sorup bâna vefâdâr olmadı
Kime gönül verdiysem bana yar olmadı
Halimi bilip,derdimi sorup,bana vefalı olmadı(Hak’dan)

meğer takdîr idi âşık oldı gönlüm sana
Hiç kimseler bencileyin ışka giriftâr olmadı
Hak’tan meğer takdirmiş,gönlüm sana aşık oldu
Hiç kimse benim gibi aşka tutulmadı

Işkdan şikâyetüm yokdur kendi tâliimdendürür
Kendü yolın aramayan âdem değül er olmadı
Aşktan şikayetim yok,kendi alın yazımdandır
Kendi yolunu aramayan adam değil,gönül eri de olmadı

Işk bir ulu hıl’atdürür bir nîçeye virür çalab
Bir nîçeler kaldı mahrum ışkdan haberdâr olmadı
Aşk;ulu bir giysidir ki;Allah nice(seçilmiş) kimseye verir
Bir çokları yoksun kaldı,aşktan haberdar olmadı

Işk bir ulu nazardurur âşık canlar erenlerdür
Işka düşmeyen gönül(ler) vîrandurur şar olmadı
Aşk;ulu bir bakış,aşık gönüller de erenlerdir
Aşkı tatmayan gönüller harabedir, şehir gibi olmadı

İbrâhim’e Nemrûd odın ışkdur gülistân eyleyen
Işkdan nazar ericeğiz gülzâr oldı nâr olmadı
Nemrut ateşini İbrahim’e gül bahçesi yapan aşktır.
Aşktan nazar olunca,gül bahçesi oldu da ateş olmadı

Hak yaratdı yîri göki ol Ahmed’ün dostlığına
“Levlâk” ana delîl oldı ansız yîr gök vâr olmadı
Allah,yeri göğü Ahmed’in aşkına yarattı“
Levlake”(hadisi) buna delil oldu,onsuz(Ahmed’siz)yer gök var olmadı

Işkta kahırlar çok olur âşıklara gayret gerek
Yunus âşık oldunısa âşıklarda âr olmadı
Aşkta kahırlar çok olur,aşıklara gayret gereklidir
Yunus,aşık oldunsa (bil ki) aşıklarda utanma olmadı.


Tahlil:
Aşka dair bir şiirle karşımıza çıkıyor Yunus’umuz.Sadece yaşayanın bileceği, kişiyi beşeriyetten ulviyete taşıyan yegâne duyguyu açıklamak kolay değil. Hem millet, hem de coğrafya olarak kültür köklerimizde aşk mayası var. İster şiir,ister beste, ister kitap, isterse mimari olsun; derûnumuzda aşkı hissetmemek imkansız. Kalıcı eserlere aşık gönüller imza atmıştır.

“İyi de aşkın eserini anlatıyorsun,aşk ne,onu söylesene!” dediğinizi duyar gibiyim. Şahsen özümden açıklamaya gücüm yetmiyor. Mısralara tutunalım, nasılsa bu şiir baştan ayağa aşk koktuğu için aşamalı biçimde aşkın tarifi ve halleri karşımıza çıkacaktır.

İnsan;önceleri çok şeyi sever. Çeşitli sevgilere tutunur tatmin olmak için. Zamanla görür ki; hiçbiri yâr olmuyor. Hayat bir anlamda menfaat olduğundan, can dost tabir edilecek kimseyi bulmak güçtür.

Bunu vurgulayarak giriyor Yunus. Demek ki; kişiyi aşk semtine sürükleyen başlıca olgu;hayattan alınan darbeler ve hayal kırıklıklarıdır. Kişi, insana tutundukça öldüğünü, maddeye tutundukça elden çıktığını, dünyaya yöneldikçe kaybettiğini göre göre Aşk semtine yuvarlanır. Çaresizlerin,yıkıkların, kırıkların mahallesidir Aşk. Argo tabirle işi tıkırında giden, tuzu kuru, bir eli yağda-bir eli balda olanlardan bu semte uğrayan görülmemiştir. Yolları düşse bile sıkılır, kaçarlar hemen.

İkinci mısrada aşk semtine gelişin de Hakk’ın takdiri olduğu belirtiliyor. Öyle ya, Hak’tan habersiz hareket etmek mümkün değilse, aşıkların yönelişi de O’nun dilemesi dışında değildir. O halde aşka tutulanların ilk etapta şükredeceği anlam şudur:” Bugüne kadar yaşadığım kayıplara, talihsizliklere, üzülmemeliyim. Onlar Hakk’ın beni Aşka çekmesi için birer sebepmiş. Sebepleri yaratana şükürler olsun”. Bu fark edildiğinde kişiden üzüntü, korku hali kalkar; eminlik,teslimiyet başlar.”Dikkat ediniz!. Allah Dostu olanlara korku yoktur,onlar mahzun da olacak değillerdir”(Yunus-62)

İyi de Aşık olmakla Allah Dostu olmak arasında hemen nasıl bağ kuruyorsun ki?..Kişi ister insana, ister sanata,ister tabiata aşık olsun,gerçekte aşık olduğu Allah’tan başkası değildir.Alemde Allah’tan başka sevilmeye,övülmeye değer var mı ki;Allah’tan başkasına tutulmak mümkün olsun! İşte o nedenle aşkı tadanlar Allah Dostu tanımlamasını hissederler özlerinde…Mecnun Leyla’ya aşık oldu. O da mı Allah Dostu?..Evet!.. Niye mi? Mecnun,Leyla diye aylarca, yıllarca çöllere vurduktan sonra karşısına Leyla’yı getirirler.. Kara-kuru-cılız bir kızdır Leyla..”Hayır bu değil aşık olduğum “der.” Şaşırma, işte Leyla budur” derlerse de kabul etmez. O an anlar ki aşkı onu ulviyete, yücelere, Allah’a taşımış da Leyla kalıplarına sığamaz olmuş!..

Leyla;basamaktır Mevla’ya.. Her aşığın son durağı burasıdır. Eseri sevecek, değerini anlayacaksınız ki, sanatkarın ustalığını takdir edebilesiniz. Resimden anlamayan nereden bilsin ressamın büyüklüğünü.

Eskiden tarikata yönelmek üzere şeyhe el almaya başvuranlara ilk soru şu imiş:”Leyla aşkını tattın mı? Tatmadı isen, memleketine dön, tat öyle gel” Kulu sevmeden Allah’ı C.C. sevmek, anlamak imkansızdır.Kalbinde kullara kızgınlık, küskünlük, öfke, haset olan nasıl yönelir de “Ben Allah’ı seviyorum” der!?..

Aşk; alınyazısıdır. O’nun dilemesidir. Aşıklar O’nun kendine seçtikleridir. Her insana verilmez aşk. Edep, nezaket, bilgi, muhabbet, saygı, kültür, ilim, hüner ister. Cesaret ister, yürek ister. İşte onun için seçilmişlere verilir. “Kendine seçtikleri”dir sevenleri bir çehreden!.. Özünden sevgiyi yaşayanlardır, “mukarreb”leri! Hünerlerini sergilemek için yaratmıştır her şeyi. Sevmek için yaratmıştır sevilenleri!. Gözlerinde seyretmek için gözleri olarak yaratmıştır “aşk”ı yaşattıklarını!.. Avam anlamaz ve bilmez bu aşkı!..Bunun aşk olduğunu!..(2)

Kendi yolunu,özünü arayanların kulvarıdır aşk. Kendini aramak erdemdir. Dünyaya niye geldiğini, nereye gitmekte olduğunu, yaratılış gayesini düşünmek sıradan insanlara nasip olamaz. Seçkinlerin eylemidir aşk.

Aşk; kutlu bir giysi,örtüdür ki; Allah onu belli bir zümreye giydirir. Toplum geneline nispetle devede kulak dahi denmeyecek kadar küçük bir zümredir Aşıklar. Allah kendine seçtiğini özel elbiselerle donatır. Hacca çağırdığına ihram giydirişi gibi. İhram nasıl ki kötülükten alıkoyar, hac bilincini diri tutarsa aşk elbisesi de sevene özünde Allah’a bağlı olduğunu hatırlatır. Onların görüntüleri; yıkık, mütevazı, ihtiyaçsız, isteksiz, teslimiyet içinde oluşlarıdır.Allah kendi rengine (SIBĞATULLAH)boyamıştır onları.
İşte ayet:“Allah'ın (verdiği) rengiyle boyandık. Allah'tan daha güzel rengi kim verebilir? Biz ancak O'na kulluk ederiz (deyin).(Bakara-138)

Aşk;bir nazardır, bakıştır. Kimse aklına estiği bir anda; ”Niyet ettim aşık olmaya “ diyerek aşık olamaz.
Kişinin elinde değildir ki niyet edebilsin! Takdir edilen vakit gelir, an oluşur, sevenle-sevilen buluşturulur ve kıvılcım çakar. Yangın çıkmaması imkansızdır artık. Aşık gönüller, olgunlaşmaya, pişmeye adaydır.
Ateş olmadan yemek pişer mi?!.. Yanış sürdükçe pişer, piştikçe yanar aşıklar. Beşeriyete ait ne varsa dökülür yandıkça. Eti ocağa koyduğunuzda köpük köpük kan çıkar, içinde gıda olamayacak ne varsa yanar, tüter, buhar olur ya, onun gibi aşık gönüllerde beşeriyete ait ne varsa yana yana buhar olur. Öz kaldığında aşığa ister ermiş deyin,ister Allah Dostu.Aşıkta beşerden eser kalmamıştır.O tamamıyla maşuk,tamamıyla Hak olmuştur. Aşk nazarına muhatap olan;her şeye aşkla bakar. Her şeyde maşukunu görür. Mecnun, Leyla semtinden gelen köpekleri bile severmiş.Her şeyde görünen Leyla değil aslında O’dur. Şu ayetin mazharı aşıklardır:” Nereye dönerseniz Allah'ın yüzü (zatı) oradadır.” (Bakara-115) Gören aşıktır, görülen aşıktır, manzara aşktan gayrı değildir artık. Gören, görülen karışır da sadece aşk kalır.

Aşık; mamur bir şehre benzer. Güzellikler fışkırır sevenden. Pınara, kaynağa dönüşür de bir dizi insan koşar içmeye. Ocak olur ısınmaya, ışık olur aydınlanmaya. Aşık; çevresine insan toplayan modern, mamur, bir kutlu şehirdir. Yunus; 7 asırdır insanları çekmiyor mu kendine. Mevlana, bütün dinlerden bunca milleti nasıl kucaklıyor dersiniz?. Allah Rasülü 23 yıllık risaletinde nasıl ülkelere yaydı İslam’ı?..

Aşıkta beliren tecelli;Esma-i İlahinin tamamıdır. Önceleri Esmanın belli bir kısmına mazhar olurken, aşık; tamamı açılan, yada açılmasına aday seçilen kişidir. İşte onun için herkes aşıkta kendinden bir yön görmeye, gördükçe de yönelmeye, kapılmaya başlar.

Hz.İbrahim’in ateşe atılma olayını bilirsiniz. İbrahim; Rabbiyle arasında yer almak isteyen aracıları kaldırarak, özüne yönelmiş “Vekilim Allah’tır” diyerek teslim olmuştu. Aşkın meyvesi teslimiyettir.

İbrahim’i ateşten kurtaran teslimiyet; aşık gönülleri nefis ateşinin yakıcı alevlerinden korur. Aşık; beladan yanmaz, üzüntüden yıkılmaz olur. Aşık; yar elinden ağu içmeyi,gayrısından bâde içmeye tercih eder.Sevdiğinden razı olan, Onun fiillerinde kötülük görebilir mi?..

İşte bu hale alışan kimse zamanla belaların yıkamadığını, acıların yıpratamadığını görür; ateşini suya, serinliğe, selamete çevirir.Allah, kainatı Habibim dediği sevgilisi Muhammed’in yüzü suyu hürmetine yaratmıştır.”Levlake-Sen olmasaydın, sen olmasaydın, felekleri yaratmazdım” hadisi kudsisi buna delildir. Muhammed s.a.v. sevginin özüdür. Hakikat-i Muhammedî çekirdeğinden patlayan kainat, yine o enerji ile varlığını sürdürmektedir.Aşkta kahırlar çok olur. Aşık her ne kadar kahır-lütuf göremez olmuş ise de,”Zül Celali vel İkram” esmasına muhatap olduğundan hayatı bir bela, bir sevinç döngüsü içinde devam eder. Sevginin engin süruru bir yanda,ayrılık elemi bir yanda. Aşkın güzelliği bir yanda, haset eden gözler bir yanda. Eminlik ve teslimiyet bir yanda,şüphe ve iftira düşüncesi diğer yanda.. Sevgilinin işvesi bir yanda, toplumsal baskı ve çekinceler bir yanda.. Hem Celali, hem İkramı yaşar aşık…Kahır;Celalin tezahürüdür. Ne diyor Mevlana’mız:''Ey aşk, padişahım sensin, benim için bir darağacı kur; asılmamış kandil evi ışıtmaz'' Aşığın aşkının ışık olması için kahır da,bela da elzemdir.

Aşk; çekingenlik ve utanma perdesini kaldırır.

İçinde volkanlar patlayan nasıl saklasın ateşi?Gönlü kaynayan nasıl gizlesin göz yaşlarını?.. Sevgiliyi göremediğinde ölümden beter olan nasıl koşmasın yârine?.. Özünden hakikat fışkıran nasıl saklasın coşkun pınarları?.. Hira’dan inen Muhammed s.a.v.; Cebrail gelen Rasül, nasıl haykırmasın İslam’ı?.. Özü kendine açılsın diye sevda mağarasına çekilen aşık elbette haykıracak sevgiliyi. Haykıracak ki; ölümsüz besteler, şiirler, nameler, eserler vücut bulacak.Dostlar,Ancak yaşayanın bilebileceği bir duyguyu bu kadar yazıya dökülebildik.

Son sözü Endülüs İslam Medeniyetinden büyük aşık Şeyh-i Ekber Muhyiddin Arabi’ye bırakalım:“İslâm tamamen Aşktır!..Nereden mi belli? Allah C.C., Muhammed’den S.A.V.başka hiçbir peygambere Habibim (Sevgilim-Aşkım) dememiştir!..”

02 Kasım 2009 Pazartesi

Kalu Bela...

Aşk... Kainatın yaratılış vetiresini, özünü ve esasını oluşturmak bakımından başlangıcı ezel gününe dayanan ve ebede kadar süreceğinde şüphe bulunmayan macera... Gönülleri terbiye eden, ruhlara derinlik katan, dimağlara yükseklik veren bir hüzün ve neş'e. Varlıkla birlikte var olan, ve varlıkta en son yok olacak olan. Başlangıcı ta ezel gününde; şöyle: Kur'an'da anlatılır ki Allah, dünyada hiçbir şey yok iken, hatta dünya yok iken ruhlar âlemini yarattı.

*****
*Orada bütün ruhları bir araya toplayıp sordu: "Elestü bi-Rabbikum?" Yani, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" Ruhlarımız bu soru karşısında "Kâlû: Belâ!" Yani "Dediler ki; -Evet (şüphesiz Sen bizim Rabbimizsin)". Bu meclis (ezel bezmi, elest meclisi), varlığın ilk toplantısı idi ve bütün ruhlar orada birbirlerine şahit tutuldular; ta ki dünyaya geldikleri vakit, bir bedene girdikleri, ete kemiğe büründükleri vakit bu sözlerinden dönmesinler... Dönenler olursa, o mecliste rahmet ve merhametiyle kullarına muamele eden Rab Taala'nın rahmet ve merhamet çizgisinin dışına itilsinler...

*****
*Ezel bezmi öyle bir meclis idi ki, orada yan yana olanlar, yakın olanlar, birbirlerini görenler, birbirleriyle konuşanlar; bu dünyaya geldiklerinde de birbirleriyle yan yana ve yakın olur, buluşur veya konuşurlar. İnsanlar arasındaki çağ farkları, uzaklık ve yakınlıklar ile biganelik ve âşinalığın temeli işte o ezel gününe dayanır. Bu durumda dünya, ezelde kader olarak yazılanın vuku bulduğu (kaza) bir duraktır; o kadar. Bu durakta aşkın ve âşıkın nasîbi de ezel günündeki durumuyla bağlantılı olarak bu dünyada görünürlük ve yaşanırlık kazanır.

'' yâ leytenî küntü turâba''

Amme'nin son ayeti. Tam olarak şöyle başlıyor; ''İnnâ enzernâküm 'âzaben karîbâ, yevme yenzuru'l-mer'ü mâ kaddemet yedâhü ve yekùlü'l-kâfiru yâ leyteni küntü türâba.''

Meâl ise şöyle; '' Biz sizi yakında gelecek bir azapla uyardık. O öyle bir gündür ki, insan kendi eliyle işlediklerine bakar. Kâfir de, '' Ne olurdu, '' der. '' ben bir toprak olsaydım.''

Fatih Sultan Mehmet, arkada cariyelerden bazilari ve bir kaç devlet adamı ile at üstünde giderken, atının ayağından sıçrayan çamur fıstık gibi bir çerkez cariyenin gülden narin yüzüne yapışıvermiş, ve cariyeye yakın devletlulerden biri de hayıflanarak: 'ya leyteni küntü türaben' {nolaydı (su ahunun yüzüne yapışan) toprak olaydım} bölümünü okumuş,

Fatih de duyar gibi olduğu sözü cariyeye: ' ne diyor? ' diye sormuş, cariye bir kaç kelime geriden almış ayeti: 've yekulul kafiru ya leyteni küntü türaben' (ve kafir diyor ki, keski toprak olaydim)

*****

Say ı servi bülendin yollar üstünde görüp
Hassaten der gönül: 'ya leyteni küntü türaba'

(servi boylu endamının gölgesinin yol üstüne düştüğünü görüp de gönlüm hassaten 'keski (üstüne gölgenin düstüğü) toprak olaydım der..)

Bu beyit de Bâkî'den..

sanırım bize susmak kalıyor..

TASAVVUF NEDİR?


Köklerinin Eflâtun (Platon)’da aranması gereken Tasavvuf felsefesine göre evren tek bir varlıktır. Bu tek varlık Tanrı’dır. Ezelî ve ebedî olan, yani sonsuzdan gelip sonsuza giden Tanrı zaman ve mekân (yer) varolmadan önce vardır, hep varolacaktır. Bu tek varlığa, Tanrı’ya, Vücud-i Mutlak denir. Vücud-i Mutlak, yani Tanrı, bütün güzellikleri, iyilikleri, olgunlukları da içerir, onun için de, aynı zamanda, Cemâl-i Mutlak, Hüsn-i Mutlak, Hayr-i Mutlak, Kemâl-i Mutlak’tır. Tanrı önceleri kendi evreninde, güzelliğin görkemiyle çevresine ışık saçmaktaydı. Ama bu güzelliği görecek yoktu. Oysa güzellik görünmek ister. Tanrı da görünmek, Tecelli etmek istemiş, bir aynaya bakar gibi, Adem-i Mutlak’a, yani yokluğa bakmış, “Kün” emrini vermiştir. “Kün”, yani ol deyince evren oluşmuştur. Demek ki bu evrende görülen her şey Vücud-i Mutlak’ın Adem-i Mutlak’a yansımasıdır, yani evren Tanrı’nın yoklukta yansıyan görüntüsüdür. Öyleyse insan da Tanrı’nın görüntüsünden bir parçadır, Tanrı’dan bir parçadır. Tanrı o aynadan yüz çevirince, ki aslında o ayna da bir kuruntu, bir hayaldir, bütün evren yok olacaktır. Yani Vücud-i Mutlak Adem-i Mutlak’a bakmadığı anda bu hayal alemi, görüntünün aynadan siliniyi gibi silinecek, o ayna bile yok olacak, yalnızca Tanrı kalacaktır.
Şöyle bir soru geliyor akla: Evren bütün güzellikleri, iyilikleri, olgunlukları içeren Tanrı’nın görüntüsüyse, yeryüzünde gördüğümüz bunca çirkinlik, kötülük, çiğlik nasıl oluşmuş?
Tasavvuf filozofları şöyle diyorlar: Her şey kendi karşıtıyla belirir. Evrendeki tek varlığın, Tanrı’nın Tecellisi, görünmesi için bile, Adem-i Mutlak’a bakarak “Kün” emrini vermesiyle oluşan görüntüde, hem Vücud-i Mutlak’ın, yani varlığın, hem de Adem-i Mutlak’ın yani yokluğun, izleri, özellikleri vardır. Demek ki evrende, dünyada, insanda varlık ile yokluk, gerçek ile hayal, iyilik ile kötülük, güzellik ile çirkinlik, olgunluk ile çiğlik birlikte bulunur. Kötülük olmasa iyilik anlaşılamaz, bilinemezdi. Ama iyilik, güzellik, olgunluk gibi nitelikler gerçektir. Tanrı’nın nitelikleridir, sonsuzdan gelip sonsuza giderler. Kötülük, çirkinlik, çiğlik gibi nitelikler ise hayaldir, geçicidir, Adem-i Mutlak’ın, yani yokluğun nitelikleridir. Gerçek niteliklerin, iyiliğin, güzelliğin, olgunluğun, Tanrı’nın niteliklerinin belirmesi için geçici olarak oluşturulmuşlardır.
Burada insanın nasıl yaşaması gerektiği konusu çıkıyor ortaya: İnsan bu fanî alemde, yani ölümlü dünyada, nasıl yaşamalı?
Evrende, dünyada, insanda kalıcı varlık nitelikleriyle, geçici varlık nitelikleri birlikte bulunduklarına göre, insan kalıcı niteliklere sarılıp geçici niteliklerden arınmaya çalışmalıdır. Kalıcı nitelikler, yaşarken de onu Tanrı’ya yaklaştırır, geçici nitelikler ise onu Tanrı’dan uzaklaştırır, Tanrı ile kullarının arasına girer. İnsanın yeryüzündeki kötülüklerden, çirkinliklerden, çiğliklerden arınması, nefsini yenerek benliğini öldürmesiyle, kendisini Tanrısal aşka vermesiyle sağlanabilir. Dünyadaki geçici niteliklerden arınmayan, kendini Tanrısal aşka vermeyen bir kimsenin, gökten inen bütün kitapları okusa da, namazını niyazını yerine getirse de, Tanrı’ya ulaşması olanaksızdır.
Ama bu hiçbir zaman dünyayı önemsememek anlamına gelmez. Dünya Tanrı’nın görüntüsüdür. Dünyadaki güzellikler, iyilikler, olgunluklar Tanrı nitelikleridir. Bunları da sevmelidir. İnsan dünyada yaşarken de sevmeli, sevilmelidir. Tanrısal aşka giden yolda, Mecaz-i Aşk’ın, yani insansal aşkın da yeri, önemi vardır, ama bu aşkla fazla oyalanmak yolun sonuna ulaşmayı geciktirebilir. İnsansal aşk Tanrısal aşk yolunda çabucak geçilmesi gereken bir köprüdür. O köprü geçilince yolcunun gözleri açılır. Tanrısal aşkın ışığında gerçeğe ulaşır. Artık ne yana baksa Tanrı’nın güzelliğini görür, her yanı Tanrı ile kuşatılmıştır. Gözlerini kendine çevirir, orada da Tanrı vardır. Tanrı’nın varlığına erişmiştir. Böylece insan Fenâfillah, sonra da Bekâbillah derecesine erişmiş olur. Daha ötesi yoktur.
İnsan Tanrı yoluna, tarikata girdikten sonra, davranışlarıyla çeşitli mertebelerden geçer. Hazarât-ı Hams denen bu beş mertebenin (Hazret-i Gayb-i Mutlak, Alem-i Ceberûd, Alem-i Me’ekûd, Alem-i Şehâded, Alem-i İnsan-ı Kâmil) sonuncusu bütün öbür mertebeleri de kapsar. Tasavvuf felsefesinde insana verilen önem, İnsan-ı Kâmil’de doruğuna varır. Bu mertebe Tanrı ile bir olmanın, Fenâfillah, Bekâbillah mertebesinin eşiğidir.

Yaşarken Tanrı varlığında erimiş, Tanrı ile bir olmuş bazı sofiler bu durumları anlatmak için “Enel Hak” (ben Tanrı’yım) derler. Mezhep çatışmalarında, Sünnî-Şiî çekişmelerinde bu söz yüzünden canını vermiş Tasavvuf uluları vardır. X. Yüzyılda İranlı Hallac-ı Mansur bu yüzden asılmış, XV. Yüzyıl başında Bağdatlı Seyyid Nesimî bu yüzden diri diri derisi yüzülerek öldürülmüştür.
Tasavvuf felsefesinde insana verilen önemi anlamak için Devir Kuramı’ndan da söz etmek gerekir. Burada “devir”, devremek, dönmek anlamına geliyor. Bu “Dönüş Kuramı”na göre, varlıklar Alem-î Gayb’dan Alem-î Şühud’a indiklerinde, yani yokluk dünyasından varlık dünyasına indiklerinde, önce cansız varlık, sonra bitki, sonra hayvan, sonra da insan biçiminde görünürler. Varlık insan mertebesine yükselince, gerçeği bilmek, aslına kavuşmak özlemi duyar, derece derece yükselerek İnsan-ı Kâmil olur, Tanrı’ya, yani aslına kavuşur. Alem-i Gayb’dan Alem-i Şuhud’a inmeye Seyr-i Nüzul denir. Cansız varlıktan yükselip Tanrı’ya ulaşmak ise Seyr-i Uruç’tur. Bu iniş çıkışa, Tanrı’dan inip Tanrı’ya yükselmeye de Devir denir.
Görüldüğü gibi insan Tasavvuf felsefesinde çok önemli bir yer tutmaktadır. Tanrı en çok insanda belirmiş, onda yoğunlaşmıştır. İnsan evrenin gözbebeği, en değerli varlığıdır. Hiçbir ayrım yapmadan bütün insanlar aynı değeri taşır. Din, mezhep, ırk, renk, yoksul, zengin ayrımı yoktur. Yalnızca Tanrı yolundaki derecelerine göre daha değerli sayılan, daha yüksek mertebelere çıkmış insanların üstünlüğü vardır.
Şöyle bir soru geliyor akla: Sevgiye, aşka, gönül bağlılığına dayanan bir felsefe niçin Tanrı ile insan arasına birtakım başka insanlar, din adamları sokuyor?
Tasavvuf felsefesine göre, insan kişisel çabalarıyla geçici niteliklerden arınıp Tanrı’ya ulaşamaz, bir yol göstericiye, bir Mürşid-i Kâmil’e bağlanması gerekir. Yani bir tarikata girecek, sıkı kurallara uyacaktır. Tarikata girmenin töreni vardır. Kurallara uymayanlar “düşkünlük” cezasına çarptırılır, bir süre aforoz edilirler.
Tanrı’ya kavuşmak için tutulacak yolun çeşitli anlayışlara göre değişiklikler göstermesi yüzünden çeşitli tarikatlar doğmuştur.
“Tarik” Arapça’da “yol” demek, ama “tarikat” şu anlamı yüklenmiş: Tasavvufa dayanan, bazıları İslâmlıktan önceki Türk dininin, yani Şamanlığın kalıntılarını yaşatan, bazıları da İslâm şeriatının katılığını yumuşatmak amacını güden, birtakım ayrımlara karşın İslâm dininden kopmayan, çeşitli dinsel öğretiler. Mevlevî Tarikatı, Bektaşî Tarikatı, Nakşî Tarikatı gibi.
İslâm şeriatının katılığını yumuşatmaktan söz ediliyor, oysa tarikatların da sıkı kuralları bulunduğunu söylemiştik. Aradaki ayrımı göstermek için, sıkı kuralları olan Alevî-Bektaşî Tarikatı’nın tarikata kabul edilenlerden neler istediğini özetleyelim: Önce bir şeyhe bağlanılacak, yalan söylemek, haram yemek, zina etmek, eliyle koymadığını almak, gözüyle görmediğini anlatmak, adam çekiştirmek yok, sözde durulacak, iyilik edilecek, vefalı olunacak, başkalarının ayıpları görülmeyecek, her sınıftan insan, yoksul zengin, mevkili mevkisiz, eşit tutulacak, dünyaya, dünya malına gönül verilmeyecek, tarikat sırları ne olursa olsun açıklanmayacak. Bu kurallara uymayanlarla belli bir süre kimse konuşmaz, yardım etmez. Yani “düşkünlük” cezasına çarptırılırlar.
Tarikatların Tasavvuf felsefesine uygun düşmeyen yanları yok mudur?
Gene Alevî-Bektaşî Tarikatı’nın bir kuralını örnek verelim: Teberrâ ve tevellâ önemli bir kuraldır. Teberrâ Hazreti Ali’ye uymayanlara sevgi göstermemektir. Tevellâ ise bunun tam tersi, Hazreti Ali’ye uyanlara sevgi beslemektir. Bu kural Tasavvuf felsefesinin mezheplerin üstüne çıkan, insan anlayışına aykırıdır.
Birtakım çekişmelerin, yaşam koşullarının getirdiği bu gibi ayrılıklara karşın, tarikatlar genel olarak Tasavvuftan kaynaklanırlar, bu felsefenin çerçevesindedirler.
Her tarikatta insanlara Tanrı’ya ulaşmanın yollarını gösteren şeyhler vardır. Şeyh İnsan-ı Kâmil, Mürşid-i Kâmil’dir. Bir tekke kurar, kendine bağlananlara Tanrı’ya giden yolu gösterir, gezici dervişleriyle öğretisini yaymaya çalışır.
Yaptığımız bu kısa özetlemeden anlaşılacağı gibi, Tasavvuf yalnızca bir din felsefesi değil, aynı zamanda, bir yaşam biçimi önerisidir.

01 Kasım 2009 Pazar



Allahım Bu Vuslatı Hicran EtmeAllahım bu vuslatı hicran etme Aşkın sarhoşlarını nalan etme Sevgi bahçesini yemyeşil bırak Bu mestlere bahçelere kasdetme Dalı yaprağı vurma hazan gibi Halkını başı dönmüş zelil etme Kuşunun yuvasının ağacını Yıkma da kuşlarını perran etme Kumunu ve mumunu karıştırma Düşmanları kör et de şadan etme Hırsızlar aydınlığın düşmanıdır Onların işlerini asan etme İkbal kıblesi yalnız bu halkadır Umut kabesin öyle viran etme Bu çadır iplerini öyle katma Çadır senindir eya sultan etme Yok dünyada hicrandan daha acı Ne istiyorsan et de onu etme M e v l a n a

Mevlana Celaleddin Rumi

HZ. MEVLANA'NIN ESERLERİ


HZ. MEVLANA'NIN ESERLERİ
MESNEVÎ-İ ŞERİF
“Mesnevî” kelimesi Arapça olup, sözlük mânâsı “ikişer ikişer” demektir. Edebiyatta ise; her beyti kendi arasında kafiyeli manzum söz söylemek olup; beyit sınırı olmadığı için uzun eserlerde tercih edilen bir nazım türü olmuştur.

DİVAN-I KEBİR
Mevlâna’nın çeşitli zamanlarda söylediği şiirlerin bir araya toplanmasıyla meydana getirilmiş olup, onun iç dünyasını ve ruhsal durumunu bizlere yansıtır.

FÎHİ MÂ-FÎH
Bu kitap Mevlâna’nın eliyle yazılmamış; muhtelif konulardaki sohbetleri, yakınları ve müritleri tarafından kaleme alınmış ve kitaplaştırılmıştır.

MECALİS-İ SEB'A
“Yedi Meclis” adını taşıyan bu eser de Mevlâna’nın çeşitli zamanlarda kürsüden ve toplantılarda verdiği yedi vaazın yazılmasından oluşmaktadır.

MEKTUBAT
Kelime anlamı “Mektuplar” olan bu eser, Mevlâna"nın emir, vezir, dost ve akrabalarına yazdığı 147 mektubu içeren bir kitap olup; yine onun ölümünden sonra bir araya getirilmiştir.

RUBAİLER
Rubai Nedir? İslamî edebiyatta bir nazım şekli olan rubai, dört mısra'dan ibarettir. Birinci, ikinci ve dördüncü mısra'ları kafiyelidir.